İçeriğe geç
TİHAK amblemiTİHAKTürkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı

Muzaffer İlhan Erdost Arşivi

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin yıldönümünde, TİHAK Başkanı Muzaffer İlhan Erdost’un, atım bombasının Hiroşima’da tahribatını çocukların ağzından örnekleyen ve “Füze ve kalkan” konusunu irdeleyen konuşma metni:

 ATOM BOMBASI VE FÜZE’YE KALKAN

 Muzaffer İlhan Erdost

Atom Bombası Çocukları

6 Ağustos 1945.

 Tomoyuki Satoh — 1945’te dört yaşında.

 6 Ağustos’ta daha okula gitmiyordum. Sabahleyin evimizin yanındaki hamamın önünde oynuyordum. Ninem, “Haydi bahçeye git de biraz çiçek topla!” dedi. Ben de çiçek toplamaya başladım. Birden büyük bir parıltı oldu. Ödüm koptu. Eve gitmek istedim. Gözlerime iğneler dolmuştu. Etrafımı göremiyordum. Eve doğru gitmek isterken sokak kapısına çarptım. Gözlerimi açtım her taraf karanlıktı.

 Yaşihiro Kimura — 1945’te üçüncü sınıfta.

 ... Tehlike geçti işareti verildi. Okula geri gittim. Bir gürültü oldu. Gökyüzünde. Güneydoğu yönünde bir uçak gördük. Uçak gitgide irileşerek başımızın üzerine geldi. Gözüm hep uçaktaydı. Düşman uçağı mı Japon uçağı mı bilemedim. Sonra birden beyaz paraşüt gibi bir şey düşmeye başladı. Beş altı saniye içinde her şey bir anda sapsarı oldu. Bir iki saniye sonra da güüm!.. Her yer karardı. Başımıza taşlar yağmaya başladı. Üzerime direkler devrilmeye başladı. Bir an kendimden geçtim.

 Eko Matsunga — 1945’te beşinci sınıfta.

 Annemle karşılıklı kahvaltı ediyorduk. Sol elimde pirinç kasesi, sağ elimde tahta çubuklar vardı. Tam lokmayı ağzıma götüreceğim sırada gözlerimin önünde ani bir parlama oldu. Anlatılması güç, portakal renginde bir ışık odayı doldurdu. Pirinçleri ağzıma attım, kaseyi, çubukları masanın üzerine koydum ve birkaç adım koştum. Bundan sonrasını hatırlamıyorum. Kendimi kaybetmişim.

 Naoka Masuoka — Üniversite öğrencisi.

 Okuldan, yedi otuzda, “Kirazlar Çiçeklenirken”i söyleyerek neşeyle ayrıldık. Zakoba Ço’ya vardığımızda saat sekizi biraz geçiyordu. Hep yanımda taşıdığım ilk yardım çantasını bir yana koyarak çalışmak için doğruldum.

Birisi “B—29 geliyor!” diye bağırdı ve kör edici bir barıltıyla kendimi kaybettim.

 Susumu Kimura — 1945’te beşinci sınıfta.

 Ablam o gün Dobaşi’ye, çalışmaya gidecekti. Allahaısmarladık, ben gidiyorum,” diye çıktı gitti.

O günkü hali hep gözümün önündedir. Ayaklarında lastik ayakkabıları, elinde hırkasıyla yemek tası vardı.

Ben mutfaktaydım, annem de bitişik odada aynanın karşısında. İşte o anda 247 bin Hiroşimalının canına kıyan atom bombası patladı.

 Megumi Sera — 1945’te altıncı sınıfta.

 Komşumuz T. Ailesinin büyükannesi taş dibeği ödünç almaya gelmişti. Annem elinde dibekle sundurmaya çıktı, büyük anne ile uzun bir lafa daldı. Ben de orada bir direğe dayanarak durmuş, üç yaşındaki kardeşime kağıttan kayık yapıyordum. Kardeşimin kucağında leblebi kasesi vardı. Daha o sabah kavurmuştum. Leblebileri birer birer ağzına atıyordu. İhtiyarın sundurmaya oturduğunu görünce kalktı, yanına gitti “Al, ye nine” dedi.

İşte tam o anda atom bombası düştü.

 Sintara Fukuhara — 1945’te dördüncü sınıfta.

 O sabah içimde bir sıkıntı vardı. Oysa gökyüzü açık ve bulutsuzdu. Erkek kardeşimi her günkü gibi Fukuşika’daki geçici okula götürdüm. Okula henüz birkaç öğrenci gelmişti. Kırmızı tuğlalarla çevrili okul bahçesinin köşesine gittim. Yeni yapılan sığınağın üstündeki tümseğe çıkıp oturdum.

Okula gelen arkadaşlarımı tembel tembel seyrediyordum. Sarı-yeşil kanatlı bir kelebek süzülerek geldi, tam karşıma duvarın tepesine kondu. B—29’un kendine özgü sesini açık seçik olarak işittiğimi hatırlıyorum. Kardeşim kelebeği tutmak için elini uzattığı anda bir parlama oldu ve sanki bir fırına atılmışım gibi her tarafımda bir yanma duydum. Duvarın köşesine fırlatılmıştım. Önce bir parıltıyla zindan gibi bir aleme fırlatılıp atıldıktan sonra nasıl olmuş da kardeşimin elinden tutup koşmaya başlamıştım.

 Tomoyuki Satoh — 1945’te dört yaşında.

 ... Gönüllü ekibi ile çalışan babam gelmiş bizi arıyormuş. Ablam sesini duyunca dışarıya çıktı, elinden tutarak babamı içeriye aldı. Babamın belden üst yanı olduğu gibi yanmıştı. Ablam da başkaları da bunu görünce çok korktular. Tanımadığımız birisi babamın yanıklarına yağ sürdü.

İçimden ona teşekkür ettim.

Bundan sonra tepelere, Puçu’ya gittik. Yıkık bir tapınakta sineklik kurarak altına girdik. Burada epeyce kaldık. Biraz sonra herkes evine dönmeye başladı. Biz de döndük. Camlar kırılmış, dolaplar devrilmiş, aile mihrabı yıkılmış, kiremitler parça parça olmuş, duvar kaplamaları dökülmüştü. Birlikte ortalığı topladık, babamı yatırdık. Bir gece yarısı babam büyükanneyi çağırdı, yer elması istedi. Büyükanne ‘peki’ dedi, yer elması pişirdi.

“Oğlum yemeğin hazır” dedi. Babama baktık, cevap yoktu. Vücuduna dokundum, buz gibiydi. Ölmüştü.

 Kikiko Yamaşiro — 1945’te beş yaşında

 O sabah kardeşimle ikinci katta oynuyorduk. Büyük bir patlama oldu ve o anda ev yıkıldı. Herkes şaşırmıştı. Önce ablam çıktı, hepimize yardım etti. Kardeşimi, ardından da beni çıkarttı. Hemen oradan kaçtık. İnsanlar o yana, bu yana koşuşuyorlardı. Çoğu yaralıydı. Kalabalığın arasında ezilmemek için denize girdik. Sudan çıkarken ayağım kaydı, tekrar denize düştüm. Birisi elimden tuttu, kıyıya çıkardı.

Gene aynı yönde koşmaya koyulduk. Yağmur başladı. Küçük bir kulübe yaptık, içine girdik. Uyuduk.

Ertesi sabah kardeşim beni uyandırdı. “Annem ölmüş” dedi.

Şaşırdım. Annemin yanına gittim, “Anne! Anne!” diye seslendim.

Ses yoktu. Birkaç defa daha “Anne! Anne!” diye seslendim. Üzerine kapandım, ağladım, ağladım.

Cenazesi kalkıyordu. Kopar gibi ayrıldım annemden. Sonra hastaneye gittik. Orada epeyce kaldık. Bir sabah kalktık ki, kardeşim de ölmüş. Bundan sonra hepsi de ardarda öldüler. İki kardeşimle ben kaldım.

 Yukio Sekimoto — 1945’te beş yaşında.

 Şimşek çaktığı zaman dışarda oynuyordum. Ne olduğunu anlamaya kalmadan bahçe kapısıyla evimiz yanmaya başladı. Çok korktum. Hemen köprünün altına gittik. Orada da yanmış ve ölen insanlar vardı. Midem bulandı. Daha sonra nehrin öteki kıyısına gittik. O gece orada yattık.

Etrafta dolaşırken annemle babam koşarak geldiler. Annemin elleriyle ayakları yanmıştı. Babam sanki hemen ölecek gibiydi. Ağlamaya başladım. Bir maşrapa su getirdim. İçti. Kendine geldi.

Oyundan dönünce kardeşimle beni bir iş için gönderdiler. Döndüğümüzde babam ölmüştü. Bir tabuta koyduk, yakılacağı yere götürdük. Eve döndük. Sonra küllerini almaya gittik. Külleri mezara gömdük.

İki üç gün sonra annem de öldü. Annemi de bir tabuta koyduk, yakılacağı yere götürdük. Ablamla gittik külleri aldık, babamın mezarına koyduk. Diz çökerek dua ettik. İkimiz de ağladık.

Tepeye kestane toplamaya gittim. Eve dönünce kestaneleri kaynattım, mezarlığa götürdüm, annemle babama verdim. Diz çöktük, dua ettik.

 Taşihiko Kondo — 1945’te birinci sınıfta.

 Uyandığımda babam dönmüştü, annemi sordum.

“Annen ölmüş” dedi, “Oradakiler ilgilenmişler.”

Anlattıklarına göre her yanı kömür gibi olmuş.

“Bak şu kutuya” dedi. Açtım baktım, içinde annemin külleri vardı.

Bunu görünce sanki dipsiz bir kuyuya düşer gibi oldum. O gece sabaha karşı kardeşim de son nefesini verdi.

Kardeşimi bir tabuta koyduk, yanına da biraz çörek bıraktık. Ertesi sabah cesedi yakmak için nehir kıyısına gittik. Fakat onun yakılmasına gönlüm bir türlü razı olmuyordu. Dokuz yıldır beraberdik. Beni çok severdi. Bunu düşününce kardeşimi yakanlardan nefret ettim. Ona bunu yapmayacaklardı. Ensonu odunları ateşleyebildik. Tabut yavaş yavaş duman ve alevlere büründü. Annemle kardeşimin yüzü o alevlerde bir görünüyor, bir kayboluyordu. Babama bakınca gözyaşlarımı tutamadım.

 Kiyoko Tanaka — 1945’te üçüncü sınıfta.

 Annemin önünde ben yaşta bir kız duruyordu. Bütün vücudu yanıklar, yaralar içindeydi. Çok acı çektiği belliydi. Durmadan “Anne, Anne,” diyordu. Birden anneme, “Afedersiniz efendim, yanınızda çocuğunuz var mı?” diye sordu.

Kızın gözleri kör olmuştu herhalde.

“Annem, “Evet var,” dedi.

“Lütfen şunu ona verin”, diye elindeki paketi uzattı.

Yemek tasıydı bu. İçinde, okula giderken o sabah annesinin hazırladığı yemek vardı.

“Sen niçin yemiyorsun?” diye annem sordu.

“Ben öleceğim. Lütfen bunu kızınıza verin.”

Kutuyu aldık. Bir zaman nehirde ilerledik. Vapur denize çıktığı sırada çocuk “Efendim” dedi, “Size ismimi söyleyeyim, eğer anneme rastlarsanız lütfen burada olduğumu söyleyin.” Adını söyledi ve öldü.

 Kenti Takeuçi — 1945’te altıncı sınıfta.

 Herkesi bir kuşkudur sarmıştı. Akşam üzeri, sabahleyin motosikletle Hiroşima’ya giden amcam döndü. Sırtındaki gömlek parça parça olmuştu. Kamyondan iner inmez yere yığıldı. Bir yandan da bağıra bağıra ağlıyor, bir yandan da anlatıyordu:

“Çiyoko (annem) ve Toşio (ağabeyim) ve Matsuo (amcamın küçük kardeşi) ve Tomoko (kızkardeşi) ve Sadako (Tomoko teyzenin oğlu) ... hepsi de öldüler!”

Annem... ağbeyim... amcam... teyzem ve ötekiler...

 Atsuko Çujyoka — Üniversite öğrencisi

 Köprünün altına sığınan bir ana, vücudu kıpkızıl yanmış bir bebeği ellerinde tutuyor, başka bir ana bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlıyor, bir yandan yanık memesiyle bebeğini emzirmeye çalışıyordu. Bir grup öğrenci oradaki bir su sarnıcına girmişlerdi. Sadece başları suyun yüzündeydi. İki ellerini kenetleyerek ağlıyor, bağırıyor, ana babalarını çağırıyorlardı. Oysa gelip geçen hemen herkes yaralıydı, kimsenin kimseye yardım edecek hali yoktu. Başlarındaki saçları kavrulmuş, her yanları toz ve kül kaplıydı. Bu halleriyle bu dünyada yaşayan yaratıklar olduğuna inanmak güçtü. Bunları görünce hemen, “Acaba ben de...” diye düşündüm. Ellerime baktım kan içindeydi. Kollarımdan paçavra gibi bir şeyler sarkıyordu. Paçavraların aralığından beyaz, kırmızı, siyah renkte et parçaları görünüyordu. Müthiş sarsılmıştım. Mendilimi almak için elimi cebime sokmak istedim; ne mendil vardı, ne de cep. Ceketimin belden alt yanı kül olmuştu.

 1945’te, yani Hiroşima’ya atom bombası atıldığı zaman altıncı sınıfta olan Kenti Takeuçi uzun anlatısını, bizi, hepimizi sorgulayarak bitiriyor:

O sırada Hiroşima’da olan ve bu zalim olaya tanıklık eden herkes o günlerin manzarasını sanki dün olmuşcasına son nefeslerine kadar unutamaz. Kaç kişinin sevdikleri ellerinden koparılıp alınmış, yurtları, yuvaları yanmış, yaşama sevinçleri yok edilmiştir. Birkaç kişinin cepleri dolsun, sözleri geçsin diye Hiroşima halkı, babasız, anasız, kardeşsiz bırakılmıştır. Ailenin sözde sağ kalan üyeleri en yakınlarının külleri kucaklarında, göz yaşları kirli yanaklarından sıza sıza evlerinin yanışını seyretmiş; kömür yığınları ortasında çaresiz kalakalmışlardır. Böyle bir şey sizin başınıza gelseydi siz ne yapardınız? Her savaşın sonu aşağı yukarı buna varır. Taş kalpli kişiler bile o sırada Hiroşima’ya bakar bakmaz gözlerini başka yana çevirirdi. Ya en yakınları bir anda kömür, kül, toz haline geliveren onbinler ne yapsın? Onların gözyaşlarını ne yapsanız, ne kadar dil dökseniz kurtaramazsınız. Oşiba Parkına kaçan insanlar; derileri kav kav dökülen insanlar; su su diye bağrışan insanlar; hiç değilse arkalarında bıraktıkları yavruları için barışın kurulması dileğiyle son nefeslerini verdiler.

 Atsuko Çuşyoka — Üniversite öğrencisi.

 Bilim, bilim diyoruz. Peki nedir bu bilim? Şu atom bombası da bilimsel gelişmenin bir ürünü değil mi? Bir kere de birkaç yüzbin insanın canını alan bir şey gerçekten bilimsel bir gelişme midir? Hayır. Bilim insanlığa yararlı, uygarlığı ileri götüren araçların doğmasına yardım etmeli. Ayrıca bilimin görevi insanlığın yaşama düzeyini yükseltmektir. Yoksa onu toptan yok etmek değil. Atom gücü, insanları bu dünyadan kopartıp atmak için değil, uygarlığı geliştirmek ve yaymak için kullanılmalı. Atom enerjisinin yeni bir barış dünyasının kurulması için kullanılmasını istiyorum. Bence insanlığın bu ızdırabı bütün insanların üzerinde birer birer denemesi için hiçbir sebep yok.

 6 Ağustos 1945’te, çoğu dört-beş-altı yaşlarında olan çocukların anılarını yayınlayan, kendi sözleriyle, yaşamını, insanlığın kurtuluşuna ve varoluşuna, “barış için eğitim”e adamış bulunan Arata Osada, bu anıların, Japonya’da olduğu kadar dünya halklarının kalbine dikilen ve dünya durdukça duracak olan bir anıt oluşturacağını yazıyordu.

 Ne var ki, “hem çok değerli, hem de dayanılmayacak kadar acı bir kitap” olarak nitelediği “Atom Bombası Çocukları”na yazdığı “Önsöz”de, Bertrand Russell, “Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan iki atom bombasından dünya hiç de umulan dersi almamış görünüyor. Bu bombanın kurbanları anılarında söyledikleri gibi gerçekten de dehşet içindedirler. Ve yeni nükleer felaketlere engel olmak için bir yol bulunacağı umudunu taşımaktadırlar. Dünyamızda böyle düşünmeyenler de pek çok. Atom bombasının az bile geldiğine karar verildi. Yeni savaş tanrılarına iki kentin kurban edilmesi yeterli görülmedi. Dünyanın en güçlü ülkeleri, atom bombası yerine, bundan bin beter hidrojen bombasını kullanmaya; iki kent yerine kendilerini de içine alacak birçok ülke halklarını yeryüzünden silip süpürmeye karar verdiler.”

  Atom Bombası Çocukları kitabını, ölüm ve işkence peşinde koşan insanları, daha mutlu, daha barışçı bir dünya kurma yoluna döndürebileceği umudunu dile getiren Russell, “Eski Başkan Truman”ın, yani atom bombasının Hiroşima’ya ve ardından Nagazaki’ye atılması emrini veren ABD Başkanı Truman’ın “bu müthiş eylemin sorumluluğundan şu kadar olsun üzüntü duymadığını söylediğini” anımsatarak, “budalaca bir iyimserlik” olsa da, bu kitabı okuduğunda gönül hoşluğunun biraz olsun gölgelenebileceğini yazmıştı.

İki dünya sistemi arasında, kapitalist ve emperyalist dünya sistemi ile sosyalist dünya sistemi arasında, silahlanmaya koşut olarak, yerküremizde, insanlığı birkaç kez yokedecek güçte 50 binden fazla nükleer bomba, 15 bin megatondan fazla nükleer silah üretildi, insanlık olası nükleer ısının ve radyasyonun; yerküremiz, olası nükleer kışın korkusuyla çevrildi.

Nükleer tehlikenin, uluslar arasında sınır tanımadığı biliniyor. Yalnızca şu anda varolması bile, ulusların ve ulusal sınırların üstünde, tüm insanlığı tehdit eden bir heyula olarak geleceğimizi, hayallerimizi kuşatıyor, ve karartıyor.

İnsanlığın kendisini ve üzerinde yaşam bulduğu doğayı yokedecek olan bu kötücül gücün, insanlığın ortak iradesinin ürünü olduğunu söylemek olanaksız. Tüm insanlığa boyun eğdirmek isteyen bir avuç egemen gücün, büyük devlet görünümünde yansıyan iradesinden kaynaklanmış nükleer silah ve silahlanma, insanlığı tehdit etmeye devam ediyor.